Date Archives Şubat 2026

Az Çaba Kuralı ve İnsan İlişkilerinde Tükenen Zihin

Keşke Türkçedeki az çaba kuralı insan ilişkilerinde de geçerli olsaydı. Bir şeyi daha az enerjiyle anlatabilseydim. Cümlenin devamını karşımdaki tamamlasa, ben yalnızca ana fikri bıraksam; her detayı tek tek açıklamak zorunda kalmasam, anlaşılmak için fazladan çaba harcamasam.

Dil bunu başarıyor. “Mağara” kelimesi bu kuralın bir sonucu olarak çoğu zaman “maara” diye okunuyor. “Ğ” harfi silikleşiyor, yükü sesli harf taşıyor. Dil, en az çabayla anlam üretmenin yolunu buluyor. (bkz; ğ” harfi ve doğru telaffuz yöntemleri)

Peki biz neden bulamıyoruz?

İnsan İlişkilerinde Az Çaba Kuralı Neden İşlemiyor?

Hayatım; iş, ev ve sosyal çevre içinde sürekli insanlara bir şeyler anlatarak geçiyor. Neredeyse her gün saatlerce konuşuyor, açıklıyor, örneklendiriyor, sadeleştiriyorum. Çünkü bir düşünce zihnimde doğduğu haliyle karşı tarafa ulaşmıyor.

Doğru anlaşılmak için kendimi yeniden düzenlemem gerekiyor. Kullandığım kelimeleri seçiyorum. Tonumu ayarlıyorum. Cümlelerimi törpülüyorum. Karşımdaki kişinin anlayabileceği bir forma sokuyorum. Ve her defasında zihnimden biraz daha eksiltiyorum.

az çaba kuralı

Doğru Anlaşılma Çabası ve Zihinsel Yorgunluk

İnsan ilişkilerinde en yorucu şey anlatmak değil; sürekli adapte olmak. Kendi düşünce hızını yavaşlatmak. Derinliği azaltmak. Bazen günü gerçekten yüzde yirmi şarjla bitiriyorum.

Bu bir konfor alanı gibi görünebilir. Daha az direnç, daha az çatışma. Ama uzun vadede insanın kendi zihnine karşı yaptığı bir sadeleşme bu. Ve bu sadeleşme her zaman huzur getirmiyor.

Düşünsel Yalnızlık: Herkesle Konuşup Kimseyle Derinleşememek

En zor kısmı şu: Fiziksel olarak kalabalığın içindeyim ama zihinsel olarak yalnız hissediyorum. Çünkü bazı insanlar hâlâ düşüncelerinin ambalajını açmamış gibi. Sorgulamak yerine yüzeyde kalmayı tercih ediyorlar Herkesi memnun edemeyeceğimi biliyorum. Ama altına imza attığım işin kaliteli olmasını istiyorum. İsmimin bir ağırlığı olsun istiyorum. “Boş ver onu” denilen biri olmak, insanın özsaygısına dokunuyor. Bu ego değil. Bu, emeğe duyulan saygı…

Az Çaba Kuralında Bir “Ğ” Olmak

Bazen kendimi bir “ğ” harfi gibi hissediyorum. Yazımda varım ama sesimde yokum. Anlamın içindeyim ama yükü ben taşımıyorum. Toplumsal ilişkilerde bazı “sesli harfler” fazlasıyla uzatılıyor. Süreci sahipleniyorlar. Daha görünür oluyorlar. Ama anlam her zaman en çok sesi çıkaranla oluşmuyor. Ben köşeme çekilip susmak istemiyorum. Düşünce sistemimden taviz vermek istemiyorum. Az çaba kuralına sığınarak kendimi silmek istemiyorum.

Kendini İfade Etmekten Vazgeçmemek

Belki de mesele şu: Biz yazalım. Herkes yazıldığı gibi okumasa da olur. Ama en azından kendi sesli harflerini gereksiz yere uzatmasınlar. Az çaba kuralı dilde işe yarayabilir. Ama insan ilişkilerinde bazen çaba, insanın kendine duyduğu saygının göstergesidir.

Yalan Üzerine Kısa Bir Deneme

Kelimenin etimolojisine baktığımızda, yala- kökünden türeyip zamanla yalan biçimini alan bir sözcük çıkar karşımıza: yalan. (bknz; yala-) Belki daha önce benim gibi kökenini kurcalayan olmamıştır; olmuşsa da kendilerine buradan selam ve saygı olsun. Zira insan bazen kelimenin kendisini değil, taşıdığı yükü merak eder.

Yalanın Kökeni ve Rengi

Kökeni bir yana, rengi de olan güzide bir kavramdır yalan. Kırmızı, beyaz… Bazen masum, bazen kanlı. İlk söyleyenin değil, kimi zaman söylenenin bile inandığı. Tehlikesi de tam burada başlar. Peki neden yalan söylemek var? Neden yalan söylenir, neden söyleriz? Başımız mı sıkışır, boğazımız mı düğümlenir, dilimiz mi sürçer? Yoksa susmayı beceremediğimiz için mi yalan söyleriz?

Yalanın Bedende Bıraktığı İzler

Yalan yalnızca dilden çıkmaz; bedene de yayılır. Ellerde terleme, gözlerde kaçamak bakışlar, omuzlarda hafif bir kasılma… Beden çoğu zaman gerçeği bilir ama dili ele vermez. İnsan, kendini ele vermemek için bedenini bile kandırmaya çalışır.

Yalan

Mecburiyet Meselesi

Mecbur muyuz peki yalan söylemeye? Sosyal ve kültürel çevremizde “bilmiyorum” demek ayıp sayıldığı için belki de evet. Yol sorulduğunda bilmesek bile “İleride sağda!” der, güler geçeriz.
O gülüş vardır ya, işte çoğu zaman yalanın imzasıdır. Ağlanacak hâlimize güleriz. Belki de bu yüzden yalan, bütünüyle kök meselesidir; tepeden tırnağa siner insana.

Çocukların Gözünden Yalan

“Anne bak! Ben yalancı gördüm.”

Bu cümle kadar basittir bazen yalanı yakalamak. Çocuk gözü tereddüt bilmez. Ya yalan söyleyen ortaya çıkar ya da kendi inanmışlığında kaybolur. Bir yalan meselesidir aslında bu: olmak ya da olmamak. İşte bütün yalan da tam burada başlar.

Yalanın Yazdırdıkları

Bu yazının başlangıcı da tarafıma söylenen bir yalanla oldu. Sonrası gülerek devam eden bir hâl… Evet, bu metin bir yalan hâlinin bana değmesiyle dışa taşan yazıların bütünüdür. Demek ki yalan yalnızca kırmaz; bazen yazdırır da.

Kim Kandırılır?

Herkes yalanı atar ve kaçar. Ya kabul görür ya da duvara çarpar. Peki kim kandırılır? Yalan söyleyen mi, söylenen mi? Bu soru da insanı başka bir çıkmaz sokağa sürükler.

Son Yerine

Ben de bu yazının satır aralarında yalandan yere yalan yazıyor olabilirim. Belki de sadece canım sıkıldığı içindir. Kim bilir? Yalan söyleyen sevgili arkadaşım: Yakalandın. Sobe!

 

Köşe Kırlent Gibi Hissetmek: Modern Yorgunluğun Küçük Günlüğü

“Bazı günler insan ne yorgun ne dinlenmiş olur. Sadece bir yere bırakılmış gibidir.”

Kendimi köşe kırlent gibi hissediyorum. Buna daha havalı bir anlatımla köşe yastığı diyebilirim. Kırlent Fransızcadan dilimize girdiği için fonetik olarak daha farklı gözükebilir. Köşe yastığı daha bizden, daha samimi olsa da insanlar daha entelektüel gözüksün diye “lö kırlent” bile diyebilir. Ama ben insanların ne dedikleriyle çok ilgilenmiyorum. Tabii bunu böyle bol keseden söylüyor olsam da insanların dediklerine takılan bir yapım var. Bu anlattığım sadece kırlente özel…

Hayat idame telaşı sonrasında kendime ayrılan zaman diliminin ilk dakikalarını kedime ayırıp onun gönlünü yaptıktan sonra devamlılık adına derin sorunlarım var.

Yapabileceklerim ve Yapamadıklarım

Şimdi kulaklıklarımı takıp sesli kitap eşliğinde yürüyüş bandı üzerinde biraz yürüyebilir ya da yarı otomatik espresso makinamdan kendime güzel bir kahve yapabilirim. Yeni yeni yazmayı düşündüğüm ve büyük ihtimalle sonrasında çabuk sıkılacağım bloğum adına yazmaya da devam edebilirim.

Yazmak dışında geriye kalan; belirli bir ekonomik kazançla erişim sağlanan ve serotonin ile dopamin salgılamamda bana destek olan unsurlar… Ve bunların hepsi adına kaburgamın üzerine oturan isteksizlik de cabası. Bu yüzden genel bir yargım yok. Belki dümdüz ayağıma yorganıma göre uzatıp yatıp dinlenebilirim.

 

Yağmur
Yağmur

Yağmur, Migren ve Vazgeçişler

Orada da evin ısınma hizmeti sonrasında bana katma değer sağlayan hizmet sahiplerine ödediğim meblağı sindirmem gerekiyor olabilir. Bu yüzden orta yerde köşe kırlent gibi kala kaldığımı hissediyorum.

Dışarıda hafif hafif yağmur yağıyor. Birkaç yıl öncesine kadar bu tarz havalarda yürümeyi severdim. Hâlâ seviyor olma ihtimalim var ama eskiye göre bu havalar migren ağrımı tetikliyor. Belki de birçok sevdiğim şey, hayatımda olumsuzlukları tetiklediği için vazgeçtiğim gibi yürümekten de vazgeçiyorum. Gerçi dediğim gibi bir yürüyüş bandım var; orada yürüyebilirim. Uyku öncesinde dinlenen yağmur sesleriyle yapay bir zeminde yürüyüş hazırlayabilirim kendime…

Yaş Almak mı, Yaşamak mı?

Aslında yaşlandığımı da düşünebiliriz; bütün her şeyi bu heybede toplayabiliriz. Ama yaşlılık yaşanmışlıktan türeyen bir kalıp değil mi? Biz neden sadece yaş alıyoruz da yaşanmışlık alamıyoruz, bilmiyorum.

Aman dünya hâli dünyada kalsın; bazen düşününce migrenim tutuyor. Ben uslu uslu köşe kırlent gibi oturup durayım. Belki de mesele hiçbir şey yapamamak değil. Bazen insanın tek yapması gereken, köşe kırlent gibi durmayı kabul etmektir. Çünkü bazı dinlenmeler hareket ederek değil, durarak olur.