Yalanın Kökeni ve Rengi
Kökeni bir yana, rengi de olan güzide bir kavramdır yalan. Kırmızı, beyaz… Bazen masum, bazen kanlı. İlk söyleyenin değil, kimi zaman söylenenin bile inandığı. Tehlikesi de tam burada başlar. Peki neden yalan söylemek var? Neden yalan söylenir, neden söyleriz? Başımız mı sıkışır, boğazımız mı düğümlenir, dilimiz mi sürçer? Yoksa susmayı beceremediğimiz için mi yalan söyleriz?
Yalanın Bedende Bıraktığı İzler
Yalan yalnızca dilden çıkmaz; bedene de yayılır. Ellerde terleme, gözlerde kaçamak bakışlar, omuzlarda hafif bir kasılma… Beden çoğu zaman gerçeği bilir ama dili ele vermez. İnsan, kendini ele vermemek için bedenini bile kandırmaya çalışır.

Mecburiyet Meselesi
Mecbur muyuz peki yalan söylemeye? Sosyal ve kültürel çevremizde “bilmiyorum” demek ayıp sayıldığı için belki de evet. Yol sorulduğunda bilmesek bile “İleride sağda!” der, güler geçeriz.
O gülüş vardır ya, işte çoğu zaman yalanın imzasıdır. Ağlanacak hâlimize güleriz. Belki de bu yüzden yalan, bütünüyle kök meselesidir; tepeden tırnağa siner insana.
Çocukların Gözünden Yalan
“Anne bak! Ben yalancı gördüm.”
Bu cümle kadar basittir bazen yalanı yakalamak. Çocuk gözü tereddüt bilmez. Ya yalan söyleyen ortaya çıkar ya da kendi inanmışlığında kaybolur. Bir yalan meselesidir aslında bu: olmak ya da olmamak. İşte bütün yalan da tam burada başlar.
Yalanın Yazdırdıkları
Bu yazının başlangıcı da tarafıma söylenen bir yalanla oldu. Sonrası gülerek devam eden bir hâl… Evet, bu metin bir yalan hâlinin bana değmesiyle dışa taşan yazıların bütünüdür. Demek ki yalan yalnızca kırmaz; bazen yazdırır da.
Kim Kandırılır?
Herkes yalanı atar ve kaçar. Ya kabul görür ya da duvara çarpar. Peki kim kandırılır? Yalan söyleyen mi, söylenen mi? Bu soru da insanı başka bir çıkmaz sokağa sürükler.
Son Yerine
Ben de bu yazının satır aralarında yalandan yere yalan yazıyor olabilirim. Belki de sadece canım sıkıldığı içindir. Kim bilir? Yalan söyleyen sevgili arkadaşım: Yakalandın. Sobe!
